Merhaba, uzunca bir süredir bir yazı (herhangi bir yazı) yazamıyorum maalesef. Bu sırada hayatımda olup biten ve aktarmaya değer bir sürü şey birikti ve benim de iki seçeneğim vardı: birincisi bunları tek bir dev yazıya sığdırmaya çalışıp okunması imkansız bir yumak haline getirmek, ikincisi ise gerçekten kendi özel bölümünü hak eden büyük haberleri kendi ayrı yazısına taşımak. Sonuçta ikinci yolu seçmeye karar verdim ve buradayım, ama kafamda yazmayı hedeflediğim diğer konular da var ve bunları da sıra sıra yayınlamayı planlıyorum.

Buralara son uğradığım 2021 Ekim’inden beri hayatım(ız)da pek çok değişiklik oldu. Ama sanırım bunların en müjdeli ve en büyük olanı, 9 Temmuz 2022 akşam saatlerinde, ailemizin 4. üyesi Ediz Tunç’un, Veldhoven Máxima MC hastanesinde dünyaya gelmesi 🙂

Burada adettendir dedik, camımızı süsledik

Böyle büyük ve güzel bir gelişmenin haberini neden ancak 4 buçuk ay sonra yazabildiğimi, bir bebeğin ilk doğduğu zamanların yoğunluğunu ve yorgunluğunu hatırlayanlar tahmin edeceklerdir. Açıkçası bu tür konularda klişelere pabuç bırakmayan birisi olmama ve yeni bebekli birisine yapılan standart gözdağı verme laflarına hiç itibar etmememe rağmen, ilk 3 ayın zorlu ve enerjinizi emen bir dönem olduğunu söylemem yanlış olmaz. Yani bir de bizim durumumuzda bu bebeğin evde ilgi bekleyen tek varlık olmadığı ve yurt dışında, aile yardımına öyle her istediğinizde başvuramadığınız gerçeği de eklenince, uykusuz geceler ve “survival” modu kaçınılmaz oluyor. Bu da günlük kendinize ayırabildiğiniz zamanın 1-2 saati geçememesi anlamına geliyor. Durum buyken hobileriyle uğraşmak insanın aklıma pek gelemiyor maalesef.

Bebek sahibi olmanın, özellikle de yurt dışında yaşarken kolay bir şey olmadığı gayet açık ama buna rağmen, yeni doğmuş bebek kokusunu (ki bağımlılık yapan bir şey); sağlıklı, karnı doymuş, gazı çıkarılmış, altı temiz bir şekilde huzurlu huzurlu uyuyan minicik bebeğine bakınca duyulan huzuru özlemiş birisi için bu duyguları tekrar yaşamak paha biçilemez güzellikte bir şey.

Bizi bu çılgınlığa cesaret ettirten de esasında bu hisler, ve aslında bunun yanında biraz da Hollanda’da çocuk büyütmenin nasıl bir süreç olduğunu deneyimlemek istememiz oldu. Çünkü incelediğinizde Hollanda’da çocuk yetiştirmenin birçok anlamda desteklenen ve kolaylıklara tabî bir şey olduğunu da görüyorsunuz ve neden olmasın diyorsunuz.

Hollanda’da yaşayan ya da yaşamayı düşünen herkesin merak ettiği süreçlerden birisi olan doğum ve hastane sürecini de bu yazıda biraz tanıtmaya çalışacağım, çünkü bizim de çok merak ettiğimiz bir konuydu. Ekin hanımefendi sayesinde Türkiye, Ediz beyefendi sayesinde de Hollanda doğum ve sağlık sürecinin tam ortasından geçtiğimiz için bazı detaylar gözümüze çarptı ve bunların karşılaştırmalı analizini kendi içimizde yaptık. Belki faydası olur diye bunları sizinle de paylaşmak isterim.

Doğum Öncesi

Hollanda’da doğum öncesinde de doğum sırasında da, (ve hatta doğum sonrasında ya da eve çıktıktan sonra bile) doktorlardan çok muhatap olduğunuz kişiler, verloskundigen yani ebeler. Zaten daha bebeğin ilk kalp atışını duymak için gittiğiniz tıp merkezlerinin adı “ebelik merkezi” gibi bir şey.

Tabi ki doktorlar, teknisyenler, hemşireler ile büyük bir orkestra mevcut ama her zaman ilk olarak temas kurduğunuz kişi ebe. Olay yine normal sağlık sisteminin işlediği gibi hiyerarşik işliyor (olayın GP veya aile hekimi ile başlamasının zorunlu olması ve eğer o sevk ederse hastanedeki uzman doktora intikal etmesi gibi). Bu açıdan zaten direkt bir farklılık mevcut çünkü Türkiye’de doğum doktoruna/özel hastaneye giderek doğumunuzu baştan sona bir uzman doktorun yönetmesini sağlayabiliyorsunuz, ki bizim durumumuzda Ekin’in doğumu böyle gerçekleşmişti. Bu, bakıldığında Hollanda’nın sağlık sisteminin bir eksisi gibi görülse de, ileride anlatacağım üzere pek de bir zayıflık getirmiyor, hatta kişi başına düşen ebe sayısı oldukça yüksek olduğundan ve bu kişiler de doğum süreci ile ilgili oldukça deneyimli ve bilgili olduğundan, istediğiniz an ulaşabildiğiniz bir uzman gibi düşünebilirsiniz. Gerekli durumda zaten anında bir uzman doktor yanınızda beliriyor. Tek farkı, bir sürü para vermiyorsunuz. Bu konuyu en son detaylı ele alacağım.

İlk kontrol için az önce bahsettiğim “verloskundigenpraktijk” (ilk söylemeye çalıştığımda ağzım kitlendi) denen merkezlerden size yakın olan bir tanesini bulup oraya gidiyorsunuz. Bu sağlık merkezleri standart sağlık merkezleri gibi değil, doğum hizmetleri için özelleşmiş merkezler ve sigortanız tarafından tamamen karşılanıyor.

Buraya ilk gittiğinizde orada müjdeli haberi, ilk ultrasonu yapan doktor size veriyor ve bebeğinizin ilk kalp atışını burada dinliyorsunuz.

Bu görsel boş bir alt niteliğe sahip; dosya adı image-edited.png
Ediz reyiz’in ilk fotoğrafı

Sizi doğuma kadar bu merkez takip ediyor ve düzenli aralıklarla kontrole çağırıyor veya bazı tahliller için harici tıp merkezlerine/hastaneye yönlendiriyor.

Burada Türkiye’deki sistemden farklı olan kısım temelde ultrason ve NST gibi rutin kontrollerin daha az sıklıkta yapılması. Yani sizi her ay ultrasona çağırmıyorlar, hamilelik süreci boyunca hemen hemen her çeyrekte bir ultrason yapıldı ve bebeğin metrikleri takip edildi o kadar. Ya da son düzlükte 2-3 günde bir NST’ye girme gibi bir durum olmadı, ancak doğum başlamak üzereyken veya ters giden bir durum söz konusu olursa NST’ye bağlanıyorsunuz. Ekin’in doğumundan 2-3 hafta önce günaşırı bizi takip eden doktorun muayenehanesine gidip yarım saat beraber o NST cihazının sesini dinlediğimizi hatırlıyorum. Bunun dışındaki tetkikler, üç aşağı beş yukarı Türkiye’dekilerle aynıydı (ense kalınlığı, şeker yüklemesi, vs.) denebilir.

Bunun dışında bebeğin sağlığının yanında annenin sağlığını da takip etmek için Özge’yi düzenli aralıklarla yakınımızdaki kayıtlı olduğumuz genel sağlık merkezine çağırdılar (zira bu merkezlerde de en azından bir adet doğum sağlığı personeli bulunuyor), tansiyon, muayene ve basit ölçümlerini yapıp, hamileliğin gidişatında bir sorun yaşayıp yaşamadığını kontrol ettiler.

Sonra bu doğum sağlık merkezindeki baş ebe, doğuma 1.5 ay kala bizi çağırıp birebirde doğumun nasıl gerçekleşeceğini anlatıp Özge’nin tercihlerini vesaire sorarak, bir de bize kendilerini hangi durumlarda aramamız gerektiğini anlatan bir “flow chart” verdi. Biz zaten doğum olayını bir kez deneyimlediğimiz için rahat olmamıza rağmen, bilmediğimiz bir ortamda bunun nasıl ilerleyeceğini merak ettiğimiz için bu bilgilendirme seansı değerliydi.

Bu arada, Türkiye’deki doğumdan önce olduğu gibi Özge’nin doğumda tercih ettiği uygulamaları yazdığı bir “Birth Wishlist” hazırlamasını ve hastanedeki odaya getirmemizi söylediler ki annenin tercihi dışında bir müdahale olmasın. Özge tabi ki bu kağıdı ve diğer tüm hastane teçhizatının olduğu çantayı 1 ay önceden hazırlamıştı bile 🙂

Ha bir de isterseniz bebeğin 3D fotoğraflarının çekildiği bir “fotoğraf çekim” paketi vardı harici satın alınabilen, ama biz tercih etmedik.

Yani bizim genel görüşümüze göre Türkiye’dekine göre biraz daha serbest bıraktılar ve daha sakin, daha az “medikalize” ve daha kendi halinde bir hamilelik geçirdi Özge. Hatta hani eskiden kadınlar hamile haliyle tarlaya gider çalışırmış ya, Özge de o sırada evimizi taşıdığımız için karnı burnunda haliyle benim boya badana, ufak tamir gibi tüm işlerime de yardım bile etti 🙂

Yine de doğumun başından itibaren, tamamen size adanmış özel bir doktorunuz olmasa da yalnız başına olduğunuz gibi bir hisse kapılmıyorsunuz çünkü anlattığım gibi, verloskundigen, 7/24 ulaşabileceğiniz bir oluşum. Ayrıca ola ki acil bir durum vesaire olursa da hastanenin eve çok yakın olması ve ambulans hizmetlerinin oldukça hızlı olduğu gerçekleri de içimizi rahatlatıyordu.

It’s Happening

Benim gibi koyu The Office fan’ları, başlığı görür görmez direkt şu sahneyi hatırlayacaktır zaten:

The Office' to leave Netflix, coming to NBC streaming
IT’S HAPPENING

9 ay inanılmaz derecede hızlı geçti ve “O an” hayatımda ikinci sefer geldi. Ve geldiğinde gerçekten bunu yüz kere yaşamış olsanız da tatlı bir heyecan ve hafif bir panik olmadan olmuyor. Kaldı ki, daha birkaç gün önce Özge’yi bilgilendirme seansında neler yapmamız gerektiğini anlatmalarına ve çok açık bir flow chart vermelerine rağmen.

Özge’nin ikinci doğumu, bir Cuma gecesi bebeğin huzursuzlanmasıyla başladı. Huzursuzlanmaktan kastım, baya kımıl kımıl hareketler yaparak muhtemelen amniyotik keseyi bir noktadan yırtmayı başardı. Özge de bu durumdan mütevellit evde huzursuz huzursuz bir aşağı bir yukarı yürüyüp duruyordu.

Normalde bir tık erken olmasına rağmen biz zaten Cuma gecesi, ertesi gün bebeğin doğacağını tahmin etmiştik. Ama an itibariyle doğumun başladığını haber verecek emarelerin hiçbirisi de olmadığı için, bize anlattıkları gibi, bu emareler ortaya çıkana dek hayatımıza normal devam ettik. İlk doğumdan, doğumun öyle kese yırtıldıktan 10 dakika sonra paldır küldür gerçekleşmediğini bildiğimiz için daha sakin kalıp bekledik. Örneğin Ekin, bir gece vakti Özge’nin suyu aniden geldikten 8 saat sonra doğmuştu. Yine büyük bir panik yapmamıştık ama gidişatın nasıl olacağını bilmediğimiz için hemen hastaneye gitmiştik her ihtimale karşı. Doktorumuz sabah gelmişti.

Cumartesi sabah, doğumun başladığına dair emarelerin arttığını gördük ve ebeyi artık aramamız gerektiğine karar verdik. Ebe çabucak eve geldi ve Özge’yi muayene etmek için onun yanına geçti. Ben o sırada Ekin ile ilgilendiğim için Özge’yi tamamen ebeye emanet etmek durumunda kaldım.

Hollanda’da çok sayıda “spontan evde doğum” vakası duymuştuk daha önce, eğer doğum sürecinde farkında olmadan çok sona gelindiyse, ve hastaneye gitmek anneye ve bebeğe gereksiz stres yükleyecekse, ebe bu opsiyonu size önerebiliyor. Ama Özge de ben de hastanede doğumu tercih ettiğimizi en başından beri bildirdiğimiz için ve süreç de daha tam başlamadığı için, ebe bize hastaneye doğru yola çıkmamızı önerdi.

İşte başlıyordu.

MMC Veldhoven

Özge’yle beraber arabaya binip, zaten eve yakın olan (ASML Veldhoven ana kampüsünün hemen karşısındaki) Máxima Medisch Centrum’a giriş yaptık.

Nieuwe hoofdingang bij Máxima MC, locatie Veldhoven
Hoofdingang (ana giriş)

Daha önce işe gidip gelirken önünden çok geçmiş olmama rağmen, bu hastanenin kampüsüne daha hiç adım atmamıştım. Dışarıdan bakınca küp küp binaları ile orta büyüklükte bir semt hastanesi gibi dursa da içerisine girince göründüğünden çok daha büyük olduğunu anlıyorsunuz. Bir de MMC Veldhoven’ın, kadın doğum ve bebek bakım üzerine özelleşmiş bir hastane olduğunu okumuştum. Bu da tabi ki bizim doğumun böyle bir hastanede gerçekleşmesini istememiz için çok yeterli bir sebep.

Hastaneye gitmeden önce bize hangi bölüme gitmemiz gerektiği bilgisi, eve gelen ebe tarafından verilmişti. Direkt sıra numarası falan filan almadan bize söylenen bölüme gittik, bizi karşılayan hemşire tarafından giriş işlemlerimiz yapıldıktan sonra Özge’yi hemen (Türkiye’deki doğumdan önce günaşırı bağlandığı) NST cihazına bağladılar.

O sırada Ekin için de unutulmaz bir gün olacaktı o gün muhtemelen. Biz kara kara ne yapacağımızı düşünürken, Ekin’in okulundan sevdiği bir arkadaşının ailesi doğumun başlamakta olduğunu duyup Ekin’i ne kadar lazımsa o kadar süre alıp ağırlamayı teklif ettiler sağ olsunlar.

Anne babasının apar topar bir yerlere gitmesi, o günün sonunda bir kardeşinin olacağı bilgisi, hayatında ilk defa evinden başka bir yerde yatıya kalması, eminim ki onun yaşında birisi için ağır şeyler olabilecekken, onun gözünde bu iş, çok sevdiği ve iyi anlaştığı bir arkadaşının evinde bir gece geçirmek (logeren) ve beraber bolca oyun oynayabilmek fırsatına dönüşmüştü bir anda. Bu da ona çok hoş gelmiş olacak ki evindeki kadar rahat etmişti anlattıklarından ve fotoğraflardan anladığım kadarıyla. İşte böyle zamanlarda, memleketten uzaktayken etrafınızda böyle iyi ve düşünceli insanların olmasının da ne kadar hayati bir şey olduğunu fark ediyor ve buna şükrediyorsunuz.

Bu sırada ilk muayenelerde Özge’nin tansiyonunun biraz yüksek olduğunu fark ettiler ve bunun için “iyi ki gelmişsiniz” dediler. Bebeğin sağlık durumunun iyi olduğunu fakat yüksek tansiyonun bebeği de biraz rahatsız ettiğini anlattılar. Her halikarda, bu kadar donanımlı bir hastanede olmayı, evde doğuma tercih ettiğimizi fark ettik.

Daha sonra bir doktor gelerek durumu değerlendirdi ve bebeğin keseyi biraz ters bir yerden yırttığını ve enfeksiyon riski bulunduğunu anlattı. Özge’nin sancı sıklığına bakıldığında doğumun başlamasının uzun süreceğini ve suni sancı vermek istediğini anlattı. Bu durum Özge’nin moralini ilk başta biraz bozdu ve bir miktar bekleyip görmeyi tercih ettiğini söyledi. Fakat tansiyonunun tehlikeli derecede yüksek olması ve doktorumuzun bu kararı ciddi ciddi düşünmemiz gerektiğini söylemesi üzerine doğumu suni sancıyla başlatma kararına razı oldu.

Bizi ilk muayene odasından asıl doğum suit’ine götürdüler. Bu oda gerçekten çok konforlu, Türkiye’de herhangi bir özel hastanenin odasından ayırt edemeyeceğiniz genişlikte ve rahatlıkta bir odaydı.

Biz odaya yerleşirken Özge’ye azar azar suni sancı ve bir de preeclampsia ihtimaline karşı tansiyon ilaçları vermeye başladılar. Cihazlarla monitör etmeye devam ederken odaya gelen bir hemşire kendisini tanıtarak bize gündüz vardiyası boyunca kendisinin yardımcı olacağını söyledi. Ama bu hemşirenin dışında belki 8-10 farklı kişi daha odaya girip Özge’yi muayene ya da kontrol ediyordu. Her giren öncelikle kendisini tanıtıyor, işte ne bileyim yapacağı müdahaleyi ya da muayeneyi anlatıyor, onay alıyor, ondan sonra işleme geçiyordu.

Bir de durup durup sürekli yiyecek içecek servisi yapılıyordu. Öyle hastane yemeği demeye de dilim pek varmıyor, baya güzeldi yemekler. Özge artık bir noktadan sonra yiyecekler fazla geldiği için bana verip duruyordu. Bir devlet hastanesinden hiç beklemediğim kadar iyi bakılıyordu bize burada.

Ediz’in doğmasına henüz 6 saat varken

Ama Özge’nin ve bebeğin sağlığı için biraz endişeliydim kendi adıma. Çünkü ilk doğum sırasında deneyimlemediğimiz bazı sıkıntılar meydana gelince insan otomatikman “bir şeyler ters mi gidiyor” hissine kapılıyor.

Suni sancının miktarı giderek artırılmaya başlandı ve Özge de yavaş yavaş Warrior modunu açmaya başladı. Sancılar (ilk doğumda dışarıdan anladığım kadarıyla) kendi başına bile zaten oldukça kuvvetli iken bu sefer üstüne bir de suni sancının gelmesi, insanın sınırlarını zorluyordur diye tahmin ediyorum. Ben de ilk doğumda olduğu gibi yanından bir saniye bile ayrılmadım ve bir Priest (Healer) gibi sürekli buff atmaya, iyi bir support olmaya çalıştım. Ekin’in doğumunda iki sancı arası mandalina ayıklayıp yedirdiğim gibi, şimdi de iki sancı arası muzunu elmasını bölüp veriyor, su içiriyordum. Manevi destek de o anlarda çok önemli. Onun canını sıkacak şeylerin neler olduğunu bildiğim için bunların tam tersini konuşuyor, dikkatini kötü düşüncelerden uzak tutmaya çalışıyordum. Sancılar geldiği sırada tam yanında olmamı istiyor, kolumu iki eliyle birden sıkarak güç alıyordu (biraz fazla güç almış olacak ki kolum ertesi gün morarmıştı).

Bir ara sancılar çok fazla şiddetlendi ve Özge artık baya zorlanmaya başladı. O sırada doktorumuz içeri girip “1-2 saate doğum gerçekleşir galiba” dedi. Orada Özge’nin gözlerinde umutsuzluğu gördüm çünkü gerçekten dayanma gücünü tüketmek üzere gibiydi. Bu sancıya 2 saat daha dayanamam dediği sırada beklenmedik bir şey oldu.

Bir anda sessiz bir alarm çalınmış gibi içeri 6-7 kişi birden aceleyle girdi ve bir anda ebesiyle hemşiresiyle teyakkuz ortamı oluştu. Anlaşılan o ki doğum 1-2 saat değil 10 dakika uzaklıktaymış. Bunu fark eden ebelerden biri diğerlerini çağırıp doğum için pozisyon alınmasını söylemiş. Derken bizimki biraz sonra Özge’nin kucağında etrafa bakıyordu 🙂

30 saniyelik bir Ediz 🙂

Özetle, öğlen ortası hastaneye gelmemizden (yine Ekin’de olduğu gibi) 8 saat kadar sonra 3150 gram Ediz’ciğimizi kucağımıza almıştık. İlk vitalleri iyi gözükmekle birlikte epey yorgun görünüyordu, yüksek ihtimalle doğum hengamesinden o da nasibini almış gibiydi.

Tabi ki göbek bağını Ekin’de olduğu gibi yine ben kesmeyi rica ettim hemşirelerden, sağ olsunlar bana bu şerefi layık gördüler ve hatta şaşırdılar ve hoşlarına bile gitti. Bir çocuğun göbek bağının kesildiği an, artık anne karnından ayrılıp aramıza katıldığı an olarak düşünülebilir ya; ben bu küçük mucizenin daha bir ortasında yer almayı ve onu yaşamayı istemişimdir hep. Açıkçası biraz da merakım vardır böyle olaylara, öyle kan tutan ya da canlı dokuyu kesme düşüncesinden irrite olan biri olsaydım biraz zor bir achievement olurdu bu benim için. Ama çocuklarımın göbek bağını kesen kişi olmak, beni çok mutlu eden ve düşündükçe gururlandığım bir şey. Bu her iki özel anın da fotoğrafları bende mevcut.

Tam o sıralarda, Ekin yavrum da arkadaşının evinde, bütün gün koşturup oynamaktan yorgun bir şekilde arkadaşıyla beraber uykuya dalmıştı. O sırada artık bir abla olduğundan henüz haberi yoktu 🙂

Ediz’i güzel güzel giydirip, boyunu kilosunu ölçüp beşiğine koydular ve “biz sizi biraz baş başa bırakalım” diyerek odadan çıktılar. Bir anda 20 kişinin olduğu oda boşaldı ve üçümüz birbirimize bakarken bulduk kendimizi. Bu ilk baş başa kalma ve bebeğini kucağına alma anı gerçekten insanın bebeğiyle bağının ilk oluşmaya başladığı an ve tabiri caizse belli bir efsunu, bir gizemi var.

Dahası, ertesi sabah Ekin kardeşini ziyarete geldi ve dört kişilik ailemizle ilk fotoğrafımızı çekildik hastane odasında. İkisini yan yana görünce, Ekin’in doğduğu gün gözümün önüne geldi ve bebek dediğin şeyin ne kadar hızlı, ne kadar siz farkına bile varmadan büyüdüğünü hatırladım.

Kardeşini kucağında kendisi tutmak istedi

İşte böylece ailemizin yeni ferdi aramıza sağlıklı bir şekilde katıldı ve yeni bir insanın daha hayatı böyle gözlerimizin önünde başladı 🙂

Medium Care

Ediz’le ilk gecelerimiz, uykusuz olduğu kadar da endişeliydi. Ekin’deki kadar acemi ve deneyimsiz olmasak da, doğum ve öncesinde meydana gelen minör komplikasyonlar, Özge’nin hala tansiyonunun düşmemiş olması, bebeğin sağlık durumunda her şeyin yolunda olup olmadığını anlama çabası, bizi uyanık tutuyordu. Şimdi ufak da olsa bir şeyler ters gidince insan teyakkuz durumuna geçiyor ister istemez.

Nitekim, ikinci gece sabaha karşı Ediz’in normalden hızlı nefes aldığını fark ederek hemşireyi çağırmamdan sonra, bebekte bir enfeksiyon olabileceğini söyleyerek hemen nöbetçi doktoru çağırdılar.

Pazar günü yapılan tetkiklerden sonra Ediz’in kanında gerçekten de bir enfeksiyon olduğunu gördüler. Ediz’i Medium Care olarak adlandırılan bakım ünitesine almaları gerektiğini söylediler. Bu sırada yanında sadece 1 kişi kalabileceği için bu kişinin anne olmasının daha mantıklı olduğunu düşündüler.

Bu sırada Ekin’in de evini, yatağını ve bizi özlediğini düşünerek ve ona da çok fazla bu olayları hissettirmemek, boyundan büyük kaygıları ona yaşatmamak adına, ben de onunla beraber eve geçmeyi uygun buldum. Böylece anne babalık mücadelemiz burada iki farklı cepheye ayrılmak zorunda kaldı.

Neyse ki Ediz’inki sıradan antibiyotiklerle iyileşebilecek türden bir enfeksiyondu, bu yüzden sadece gözetim amaçlı birkaç gün hastanede kalmasının iyi olacağını söylediler. Eğer enfeksiyon iyileşirse, şurup antibiyotik ile evde devam edebileceğimizi söylediler.

Çok şükür ki bu süreç bir haftadan fazla sürmedi, dikkatli tedavi ve annesinin yanında olup onunla bizzat ilgilenmesi Ediz’i hızlıca iyileştirdi. Ben de tabi ki o sırada babalık izninde olduğum için Ekin’i okula bıraktıktan sonra hemen hastaneye gidiyor, evden ihtiyacı olan şeyleri Özge’ye götürüyor, dışarıdan havadisleri veriyor ve bebeğimle özlem gideriyordum. Ben de aslında çaktırmasam da, iki farklı cepheyi idare etmeye çalışmaktan perişan oluyordum ama Ediz’in sağlığına kavuşuyor olması, gereken tüm motivasyonu bana sağlıyordu. Özge’nin de benden aşağı kalır yanı yoktu, yorulduğu; evini, yatağını özlediği çok belliydi. Ama işte iş sağlık, hele ki bir yenidoğanın sağlığı olunca bunların o an gözünüzde herhangi bir önemi olmuyor.

Ediz’le bu süre boyunca 8-10 tane farklı doktor, 10-15 farklı hemşire ilgilendi ve hepsi de anlık vitallerini sürekli yakından izlediler. Bebeğin solunumu ya da kalp atışı normalin altına ya da üstüne 10 saniyeliğine bile çıksa anında odaya birisi dalıp kontrol ediyordu. Sağlık personelinin kullandığı ve detaylarını tam anlayamadığım müthiş bir sinyalizasyon sistemi vardı görünüşe göre.

O sırada güzel de bir şey oldu ve Ediz ve Özge henüz hastanedeyken, Özge’nin annesi ve babası uçakla Eindhoven’a indiler. Ediz’in taburcu olmasından 1 gün önce hep beraber (Ekin de dahil) onlara sürpriz bir ziyaret yaptık. Özellikle Özge’ye çok büyük moral oldu bu. Zaten ertesi gün de arabayla onları alıp eve getirdim ve evde bir hareket, bir neşe, bir bayram havası esti.

Ekin’den bir MMC ziyareti hatırası 🙂

Ediz’e hastaneden taburcu olurken yazılan antibiyotiği eczaneden alarak, eve geldikten sonra düzenli verdik. Ediz şu anda 4. ayını tamamladı ve sağlığı, kilosu gayet iyi.

Bu süreç içerisinde Ediz’in annanesi, dedesi ve babaannesi Hollanda’ya gelerek onu ziyaret ettiler, yeni torunlarını sevip kucaklamanın mutluluğunu yaşadılar, hem de bizlerle ve özellikle Ekin’le de özlem giderdiler.

Ne mutlu ki, her ziyaret muhakkak birimizin doğum gününe denk geliyor

Özellikle de Özge’nin ailesinin Hollanda’ya taşındığımızdan beri bizi ziyarete ilk gelişinin böyle güzel bir olay vesilesiyle olması, bizi de onları da çok mutlu etti.

Ediz dışında herkes hayatından memnun gibi

Neticede bu sene için yaz tatiline Türkiye’ye gidemeyecek olduğumuz için, böyle bir görüşme ve özlem giderme formülü ürettik. Sağ olsun onlar da kalktılar geldiler, bizi mutlu ettiler.

Doğum Sonrası İşlemler, Sağlık Hizmeti ve Kraamzorg

Merak edenler için hemen bilgi vereyim; Hollanda ve diğer AB ülkelerinde, bir çocuk o ülkede doğdu diye vatandaşlık almıyor. Ediz şu an Türkiye vatandaşı olmasının yanında, bizimle aynı statüde oturum iznine sahip. Yani vatandaşlık alımı entegrasyon süreci sonrasında oluyor ama anne babanın vatandaşlık alması sonrası çocuklar da kolaylaştırılmış şekilde vatandaşlık alabiliyor 13 yaşına kadar. Onun haricinde Ediz’in nüfus kayıt işlemleri için öncelikle Veldhoven belediyesine doğum belgeleriyle başvurup Burgerservicenummer adlı numarayı aldık, ardından Rotterdam’daki Türk konsolosluğuna giderek doğum beyanında bulunduk, nüfus cüzdanı ve pasaport başvurusu yaptık. Bir süre sonra da IND tarafından oturum kartı geldi, Expat Center’a giderek bunu aldık. Ama tüm bu işlerin tamamlanması maalesef 3-4 ayı bulabiliyor ve bazı işlemler için (örneğin oturum kartının alınması) çocuğun kendisinin ya da annesinin de orada bulunması gerekebiliyor. Lojistik olarak yorucu ama yapacak bir şey yok.

Doğumdan sonra bebeğin sağlığının kontrolü için, yine her mahallede olan Consultatiebureau adında bir bebek/çocuk sağlık merkezine giderek uzman doktora danışıyorsunuz. Doğumdan sonraki ay sizi arayarak randevu oluşturmanızı istiyorlar ve rutin muayeneler dışında ilk aşıları için de çağırabiliyorlar. Ayrıca bir sıkıntınız, ne bileyim beslenmesi ya da diğer konularda bir sorunuz olduğunda randevusuz gelip hızlıca doktora danışabildiğiniz vrijlopende günleri oluyor.

Eğer bebeğiniz hastalanacak olursa ise yine GP’nize danışmak kaydıyla oradan ya hastaneye ya da consultatiebureau’ya yönlendiriliyorsunuz. GP bir çocuk doktoru olmadığı için doğal olarak bazı şeyleri (krem, burun spreyi vs.) kendisi tavsiye etse de bilgisinin yetmediği noktada sizi asıl çocuk doktorunun olduğu büro’ya ya da olay ciddiyse hastaneye yönlendirebiliyor. Biz şimdiye kadar Ediz’i bir kez GP’ye göstermek durumunda kaldık ve onun yazdığı basit ilaçlarla tedavisini evde yaptık.

Kraamzorg ise, Hollanda ve bazı İskandinav ülkelerinde verilen çok güzel bir hizmet. Kraamzorg, yani “Maternity Care” ya da “Doğum Sonrası Bakım Hizmeti”, doğum yapan herkese sunulan, anne ve bebeğin birbirine ilk adaptasyon sürecinde kritik bir rol oynayan ücretsiz bir hizmet.

Hamileliğiniz sırasında bu hizmetten faydalanmak istediğinizi belirterek başvuruyorsunuz ve doğumdan sonra evinize bir süre boyunca profesyonel bebek/anne bakım hemşiresi geliyor. Anne ve bebeğin durumunu kontrol ediyor, eğer evinizde yapılması gereken ve bebekle ilgilendiğiniz için yapamadığınız işler varsa onları hallediyor, size bilgi veriyor, bebeği yıkamaktan tutun da annenin tansiyonunu ölçmeye/ilaçlarını takip etmeye kadar birçok konuda size el ayak oluyor.

Şimdi bizim durumumuzda hem Özge’nin ailesinin yanımızda olması, hem de Ediz’in bizim ikinci çocuğumuz olması itibariyle Kraamzorg’un bize çok büyük bir faydası olmayacağını, hatta evde kalabalık edeceğini düşünmüştük, fakat kendisi sahada ayak basmadık yer bırakmayan süper çalışkan ve bilgili bir teyze çıktı. Bize daha önceki bebek bakım deneyimlerimizden farklı olarak bir sürü bilgi verdi, Özge’ye moral olması için sohbet etti, bebeği yıkamaya yardımcı oldu, Ekin’le bile ilgilendi bizim meşgul olduğumuz zamanlarda. Hatta bir ara süpürgeyi takıp evi süpürüyordu baktık, çarşafları değiştirip kirlileri makineye atıyor falan. Öyle İsviçre çakısı gibi insanlar yani.

Hele ki misal (örneği çevremizde çokça var) single mom olanlar için nasıl faydalı oluyordur kim bilir. Bu hizmet sadece ilk haftalarda alınabilen ücretsiz bir hizmet ama mesela gerekli durumda parayla da almaya devam edebiliyorsunuz. Kimi kimsesi olmayan, yardımcı olacak eşi dostu bulunmayan için kritik bir hizmet. İşte mesela bebek sahibi olma konusunda başta bahsettiğim önemli desteklerden biri bu.

Ebeveyn İzinleri

Hollanda’da ücretli babalık izni 1 hafta (idi, Ediz doğduktan hemen sonra bunun 3 haftaya çıkarıldığını öğrendim maalesef :D), bunun haricinde yarım gün de belediyede kayıt kuyut işleri için verilen bir süre var. Bunu zaten standart kullanıyorsunuz. Ardından, bebeğin ilk 6 ayında kullanabileceğiniz bir 5 hafta izin hakkınız daha var, burada ücretinizin %70’ini devlet size ödüyor. Ben ilk başta bu izni kullanmayı düşünmüştüm ama daha sonradan hibrit çalışma modeli sayesinde çok da ihtiyaç olmadığını fark ettim, zaten ofise haftanın 2, maksimum 3 günü gidiyordum. Bu yüzden mecbur kalmadıkça bu izni kullanmamayı seçtim.

Özge’nin durumunda ise, o zaten hamileliğinin son döneminde, çalıştığı işyerinden belirsiz süreli bir ara verdiği için herhangi bir izin durumu söz konusu değildi. Ama normal şartlarda anneler, hamileliğin son dönemi ve doğum sonrası kullanılmak üzere toplam minimum 16 hafta izin alabiliyorlar. Tabi ki anneler için de bu izin süresini işyeri ile konuşarak ücretsiz izinlerle uzatmak mümkün.

İşin Maddi Boyutu, Sağlık ve Çocuk Bakım Hizmetleri

Tabi Ekin ile Ediz’in doğumu arasındaki karşılaştırmada çarpıcı noktalardan biri de, iki ülkede “iyi” standartlarda bir sağlık hizmeti almak için cebimizden çıkan para. Doğrusunu söylemek gerekirse Türkiye’de özel bir doktorun muayenehanesi tarafından takip edilmek ve/veya doğumunu özel bir hastanede gerçekleştirmek isteyen standart bir beyaz yakalı, bir maaşı kadar bir parayı bebeğin ve annenin kontrolleri artı doğum sırasında harcamak durumunda. Ekstra durumlardan bahsetmiyorum, örneğin bizim durumumuzda olduğu gibi fazladan uygulanan tedaviler ve hastanede kalınan sürenin artması, muhtemelen Türkiye’de olsak bize ekstra fatura edilebilirdi. Yani Ekin’in doğumunda kötü bir hizmet aldık demem mümkün değil, ama bu hizmeti karı koca asgari ücretle geçinen bir ailenin alması söz konusu değildi muhtemelen.

Hollanda’da ise, bebeğin embriyo anından doğumuna kadarki ve hatta doğumundan sonraki sağlık kontrolleri vesaire için cebimizden çıkan miktar 3 haneli bir rakama ulaşmamıştır. Aklıma gelen ödediğimiz ücretler, hamilelik sırasında yapılan bazı opsiyonel tetkikler, Kraamzorg hizmetinin katılım adı altında çok ufak bir yüzdesi ve benim hastanede yediğim yemeğin ücreti kadardı (sigorta sadece annenin yediklerini karşılıyor). Ama bunların yekünü az önce söylediğim gibi 100 Euro’yu geçmemiş gibi görünüyor.

Bunun yanında alınan hizmetin niteliğine bakacak olursak, tabi bu kısım birçok kişi tarafından farklı değerlendiriliyor ama benim kendi şahsi fikrim Hollanda’daki asıl gerçek sağlık sisteminin (GP’yi atlatmayı başarabilirseniz ulaştığınız kısım) sınavı geçtiği şeklinde. Gerek sağlık personelinin ilgi alakası, gerek fasilitelerin kalitesi bence Türkiye’de özel sağlık hizmeti ile eşdeğer kalibredeydi. Ve bunun üstüne, içinizde şu rahatlık oluyor: “bu hizmetten parası olan olmayan herkes eşit bir şekilde faydalanabiliyor”. Bu, benim gibi; bireylerin değil genel bir komünitenin refahının bir toplumun genel mutluluğu ve huzurunda belirleyici etken olduğuna inanan biri için önemli bir değer. Ayrıca sağlık hizmetlerinin kapitalize olmamış olması da sizin aldığınız sağlık hizmetinden emin olmanızı sağlıyor çünkü işin ucunda “para” değil gerçekten sadece hizmetin kendisi ve daha az etik “dilemma” var. Tüm bu noktalar nedeniyle, sosyal devlet ve “universal health care” mantığı benim kafamdaki “kollektif refah” idealleri ve felsefesi ile bire bir örtüşüyor. Böyle düşünmeyen, daha bireysel bir bakış açısında olanlar genelde bu sistemi eleştirip, Türkiye’de parasıyla ne kadar güzel, kaliteli bir sağlık hizmeti alabildiklerine değinerek Hollanda sağlık sistemini eleştireceklerdir, bu da herkesin kendi görüşü der geçerim.

Yani mesela Türkiye’de eğer özel sağlık hizmeti almadan, tamamen devletin imkanlarıyla bu süreçten geçseniz nasıl bir doğum deneyimi yaşardınız, bu da benim görmediğim, bilmediğim bir kısım o yüzden bir karşılaştırma, bir sonuç çıkarmam doğru olmaz. Eğer bu case’i bilen duyan varsa bu yazdıklarımla karşılaştırarak bir sonuca varsın diye buraya açık bir alan bırakayım.

Bakım hizmetlerine gelecek olursak, Hollanda’da son dönemde duyduğunuz üzere özellikle işte çocuk bakımı, öğretmen, sağlık çalışanı gibi alanlarda ciddi personel sıkıntısı olmasından dolayı, kreş gibi hizmetlere ulaşım eskiye göre zorlaştı. Bu yüzden örneğin çocuğunuzu kreşe vermek istiyorsanız epey önceden sıraya girmeniz gerekiyor. Örneğin Ediz’i 3 ay sonra kreşe vermek istesek bu epey zorlu bir süreç olabilirdi ama bizim durumumuzda zaten 1 sene kadar evde Özge ile kalacaklarını öngördüğümüz için erkenden kreş sıralarına yazılarak hangisinde yer açılırsa buraya erken kayıt yaptırmayı hedefledik. Bu da bir “duruma adaptasyon” stratejisi denebilir zira parayı veren düdüğü çalar kaidesi her zaman geçerli olmuyor anlattığım gibi. Ama öğreniyoruz ki kreş yerine farklı bir sürü alternatif varmış (gastouder veya eve oppas gelmesi gibi) ve insanlar artık bunları daha çok tercih etmeye başlamış. Bunlar da duruma adapte olmak için seçilebilecek yollar.

Artık Dört Kişiyiz 🙂

Şahsım adına dört kişilik bir ailede büyümüş birisi olarak, bir kardeşe sahip olmanın her zaman bir kişiye anne-babası tarafından eşsiz bir hediye olduğunu düşünmüşümdür. Zahmetli, ama çok kıymetli bir hediye. Kardeşimle çocukluğumuz boyunca evimiz, zaman zaman kafes dövüşlerini aratmayacak vahşette kavgalara ve kaosa sahne olsa da, herhalde o olmasa aşırı derecede sıkılır ve bugün sahip olduğum birçok bilgiyi ve erdemi, hayatta ya çok geç öğrenir ya da hiç öğrenemezdim. O yüzden günümüz şartlarında bunu başarmak biraz zor olsa da, bence bir ailenin ideal kişi sayısı 4 kişidir. Tek çocuk olarak büyüyen Özge bile bunu söyler durur hep. Çocukken annesine babasına hep şunu sorarmış: “bir asansör bile 4 kişilik, biz neden 3 kişiyiz?”

Özge’nin ailesi bile yeri geldiğinde bu konudaki pişmanlıklarını dile getirince, bu bize bir uyanış gibi oldu, işte dört kişi olmaya giden çetin yolu göze almamızdaki en büyük etkenlerden biri buydu diyebilirim.

Ekin de bir kardeşe olan özlemini zaman zaman (hatta son bir senede daha da sık) dile getirip durunca dedik ki biz ona aynı özlemi yaşatmayalım, aynı pişmanlığı ileride dile getirmeyelim, bir kardeşe sahip olmak gerçekten bir hediye ve biz ona bu oldukça zahmetli ama bir o kadar kıymetli hediyeyi vermeyi uygun gördük. O da kardeşinin gelişini, onun için her ne kadar karmaşık bir süreç olsa da şampiyon gibi karşıladı ve kardeşinin doğum anından şu zamana kadarki süreçte yaşadıklarını yaşından beklenmeyecek büyüklükte bir olgunluk ve adaptasyonla karşıladı. Bir kardeşi olduğu için ne kadar mutlu olduğunu gördükçe, onun nasıl üzerine titrediğini, onu ne kadar çok sevdiğini gördükçe içimiz umut ve sevgiyle doluyor ve ne kadar doğru bir karar verdiğimizi hissediyoruz.

Az önce anlattığım gibi, ilk üç ay gerçekten ne siz sorun ne ben anlatayım, o derece yorucuydu ve Özge’nin bu konudaki anlatacakları benimkine kıyasla kat be kat büyüktür muhtemelen. Geceleri çoğunlukla ben ertesi gün işe giderken zombi gibi gitmeyeyim diye beni uyandırmıyor yazık, ben de mümkün olduğunca gündüzleri Ediz’in ya da geriye kalan diğer işlerin yükünü alabildiğim kadar sırtlanıyorum. Bunlar tabi bir yandan, Ekin’in ihtiyaçlarını gözardı etmemeye çalışarak ve onun herhangi bir sebepten kıskançlık hissetmemesine çabalayarak yapılıyor. Yani evin dinamikleri şu sıra hızla değişiyor ve bunun koruması hassas bir denge olduğu daha şimdiden belli. Kaldı ki bu çocukların ikisi de büyüyünce kim bilir ne kadar zorlaşacak bu dengeleri korumak.

Ama tüm zorluklarına rağmen gelecekte buna pişman olmayacağımıza o kadar eminim ki. İnsan ömrü dediğin geçip giderken geriye pırlanta gibi, birbirini seven ve gözeten iki evlat bırakmak, onları ortaya çıkarıp, maddi manevi tüm her şeyini onlara aktarmak, insanın yaşama amacının bu olduğunu düşündürüyor.

5 yıl aradan sonra farklı bir ülkede aynı sticker’ı bulup arabama yapıştırdım

İşte böyle, uzun süredir yazı yazmasam da geri dönüşüm sanırsam aradan geçen süreye değmiştir diye düşünüyorum ve okuyucuyla paylaşacağım sevincin boyutu da geçen süreyle doğru orantılı olmuş gibi. Bu yazının ardından da yine hayatımızda olan diğer büyük olayları da aktarmaya ve bu vesileyle bu olaylar sırasında edindiğim bilgi ve deneyimleri siz okuyucuyla paylaşmaya çalışıyor olacağım.

Bir yazının daha sonuna gelmiş bulunuyoruz efem. Updated Tunç ailesi olarak sizleri de en içten duygularımızla selamlarız.

Darısı tüm +1 kişi olmayı arzulayanların başına!


DT

Random word generator.

1 yorum

Hasan S. · 30/11/2022 23:21 tarihinde

Doğukan merhaba,

Blogunla bugün tanıştım, paylaşımlar küçük çaplı kitaplarla yarışacak boyutta olduğu için okumak biraz zaman alacak gibi duruyor 🙂 Yazdıklarını okumak büyük keyif, üslubun harika. Kısmetse birkaç ay içerisinde Eindhoven’da görüşmek dileğiyle, sana ve ailene kolaylıklar diliyorum 🙂

Bir cevap yazın

Avatar placeholder

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir